Mehmet Emin Hazret’in “Doğu Türkistan: Sessizliğe Gömülmüş Bir Soykırım: Tanıklar. Kanıtlar. Yüzünü Çeviren Bir Dünya” Kitabından bir bölüm.
Doğu Türkistan Neresidir?
Doğu Türkistan, Asya’nın kalbinde yer alan ve tarih boyunca onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış kadim bir coğrafyadır. Resmî olarak Çin Halk Cumhuriyeti yönetimi altında bulunan bu bölge, günümüzde “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak adlandırılmaktadır. Ancak yerli halk ve Türk-İslam dünyası bu toprakları Doğu Türkistan adıyla anmaya devam eder. Bu ad, bölgenin tarihî, kültürel ve etnik kimliğinin ifadesidir.
Yaklaşık 1.6 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle Doğu Türkistan, Çin’in toplam topraklarının altıda birini oluşturur. Batıda Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan; kuzeyde Moğolistan ve Rusya; güneyde Tibet; doğuda ise Çin’in iç eyaletleriyle çevrilidir. Bu konum, bölgeyi hem Orta Asya’nın hem de Çin’in stratejik bir kavşak noktası hâline getirir.
Zengin yeraltı kaynakları, verimli tarım arazileri, su kaynakları ve tarihî İpek Yolu üzerindeki yeriyle Doğu Türkistan, jeopolitik açıdan büyük öneme sahiptir. Çin’in batıya açılan kapısı olan bu topraklar, bugün aynı zamanda Kuşak-Yol Projesi’nin de kalbinde yer almaktadır. Bu sebeplerle Doğu Türkistan yalnızca bir bölge değil, üzerinde çok yönlü mücadelelerin sürdüğü bir sahnedir.
Nüfusun büyük kısmını Uygur Türkleri oluşturur. Bunun yanında Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar gibi diğer Türk halkları da yüzyıllardır bu topraklarda yaşamaktadır. Ancak son yüzyılda Çin’in izlediği demografik politikalar, bölgenin etnik yapısını büyük ölçüde değiştirmiştir. Han Çinlilerinin bölgeye zorunlu göçle yerleştirilmesi, bu doğal dengeyi sistematik biçimde bozmuştur.
“Sincan” ismi, Çince’de “Yeni Topraklar” anlamına gelir. Qing Hanedanlığı’nın bölgeyi 18. yüzyılda resmen ilhak etmesinin ardından verilmiştir. Ancak bu isim, bölge halkı tarafından bir dayatma olarak görülmüş ve asla benimsenmemiştir. “Doğu Türkistan” ise halkın tarihî hafızasında, kültürel kimliğinde ve direniş bilincinde yaşamaya devam etmektedir.
Bu kitap boyunca biz de bu toprakları Doğu Türkistan olarak anacağız. Çünkü bu yalnızca bir isim değil; bir kimlik, bir halkın varoluş mücadelesidir.
Tarihte Doğu Türkistan
Uygur Kağanlığı ve Öncesi
Doğu Türkistan toprakları, insanlık tarihinin en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapmıştır. Arkeolojik bulgular, burada binlerce yıl öncesine uzanan yerleşik yaşamın izlerini taşır. Antik çağlardan itibaren göçebe ve yerleşik kültürlerin etkileşimi bu topraklarda iç içe geçmiştir.
8.Yüzyılda tarih sahnesine çıkan Uygur Kağanlığı, Türk tarihinin en önemli devletlerinden biridir. Göktürklerin ardından kurulan bu kağanlık, yalnızca askerî gücüyle değil; gelişmiş kültürel ve sosyal yapısıyla da dikkat çeker. 744 yılında kurulan kağanlık, Moğolistan merkezli olarak hüküm sürmüş; ancak zamanla batıya, yani Doğu Türkistan topraklarına doğru genişlemiştir.
Kağanlığın çöküşünden sonra Uygurlar, 840 yılında Karahoca (Turfan) ve Beşbalık bölgelerine göç ederek yerleşik hayata geçmişlerdir. Bu dönüşüm, Türk tarihinde çok önemli bir kırılma noktasıdır. Göçebe yaşamdan şehirleşmiş medeniyete geçiş; sanat, mimari, yazı ve din alanında büyük gelişmelerin önünü açmıştır.
Bu süreçte Maniheizm, Budizm ve daha sonra İslamiyet bölgede etkili olmuştur. Uygurlar, Maniheist ve Budist dönemlerde yazılı edebiyat, minyatür sanatı ve taşınabilir kitap üretimi gibi alanlarda büyük ilerlemeler kaydetmiş, bu kültürel birikim Orta Asya’daki diğer Türk halklarını da etkilemiştir.
Turfan, Kaşgar, Hoten gibi şehirler, Uygur medeniyetinin kaleleri hâline gelirken; zamanla İslamiyet’in bölgeye girişiyle birlikte Doğu Türkistan, Türk-İslam medeniyetinin doğu kapısı haline gelmiştir.
İpek Yolu ve Türk-İslam Etkileşimi
Doğu Türkistan, yalnızca göçlerin ve savaşların değil; aynı zamanda kültürel ve ekonomik alışverişin kalbidir. Bu etkileşimin sembolü ise kuşkusuz İpek Yoludur.
İpek Yolu, Çin’den başlayarak Orta Asya üzerinden Anadolu’ya ve Avrupa’ya uzanan büyük bir ticaret ağıdır. Bu yolda taşınan yalnızca ipek, porselen ya da baharat değil; aynı zamanda fikirler, dinler, ilim ve kültürdür. Doğu Türkistan’ın bu ağın tam ortasında yer alması, bölgeyi yüzyıllar boyunca hem ticaretin hem medeniyetler arası etkileşimin merkezi hâline getirmiştir.
Kaşgar, Turfan, Hoten ve Yarkent gibi şehirler yalnızca ticaret değil, aynı zamanda ilim ve kültür merkezleri olmuştur. Bu şehirlerde doğudan gelen Budist ve Çinli tüccarlarla, batıdan gelen Müslüman seyyahlar, âlimler ve tüccarlar bir araya gelmiş; ortaya eşsiz bir sentez çıkmıştır.
10.yüzyılın sonlarından itibaren İslamiyet, özellikle Karahanlılar döneminde bölgede yayılmaya başlamıştır. Satuk Buğra Han’ın İslam’ı kabul etmesiyle birlikte Doğu Türkistan’da büyük bir dönüşüm yaşanmış; camiler, medreseler, kervansaraylar inşa edilmiştir. Kaşgar, bu dönemde hem siyasî hem de ilmî açıdan Türk-İslam dünyasının doğudaki kutbu hâline gelmiştir.
Kaşgarlı Mahmud gibi âlimler, bu topraklardan doğarak Türk dili, kültürü ve İslam dünyasına kalıcı katkılar sunmuştur. Divânü Lügati’t-Türk, sadece bir sözlük değil; bir medeniyetin aynasıdır.
Bu süreçte İslam, yalnızca bir inanç değil; bir kimlik, bir aidiyet ve bir direniş bilinci hâline gelmiştir. Doğu Türkistan, Türk-İslam medeniyetinin doğudaki siperlerinden biri olarak, bu değerleri koruma ve yaşatma sorumluluğunu üstlenmiştir.
Cengiz Han, Moğollar ve Çağatay Hanlığı Dönemi
13. yüzyıl başlarında, Asya’nın siyasi dengelerini kökten değiştiren bir lider sahneye çıktı: Cengiz Han. Kurduğu büyük Moğol İmparatorluğu, kısa sürede Çin’den Avrupa içlerine kadar uzandı. Doğu Türkistan da bu genişleme dalgasından nasibini aldı.
1218 yılında Cengiz Han’ın orduları Doğu Türkistan’a girdi. Bölge ciddi yıkımlar yaşasa da, Moğol yönetimiyle kısa sürede yeniden şekillendi. Cengiz Han, topraklarını oğulları arasında paylaştırırken Doğu Türkistan ve çevresini ikinci oğlu Çağatay’a bıraktı. Böylece bu topraklar, uzun yıllar Çağatay Hanlığı olarak anılan yeni bir siyasi yapının parçası hâline geldi.
Çağatay Hanlığı, her ne kadar Moğol kökenli bir hanedan olsa da zamanla Türkleşti ve İslamlaştı. Yerel halkla karışarak kültürel ve dilsel bir dönüşüm yaşandı. Bu durum, Moğol egemenliğinin zamanla yerel unsurları içselleştiren bir yapıya dönüşmesini sağladı.
Kaşgar, Yarkent, Hoten gibi şehirler bu dönemde ekonomik ve ilmî canlılık kazandı. Özellikle 14. yüzyıldan itibaren Çağatay Türkçesi yazı dili olarak gelişmeye başladı. Hem saray edebiyatında hem halk anlatılarında güçlü bir şekilde kullanılan bu dil, Doğu Türkistan’ın edebî ve düşünsel yükselişine yön verdi.
Timur’un Gölgesi ve Karışık Yüzyıllar
14.yüzyıl sonlarında Orta Asya’da yükselen yeni bir güç, Timur İmparatorluğu, Çağatay toprakları üzerinde etkili olmaya başladı. Timur, kendisini Cengiz Han’ın mirasçısı olarak görse de, kökeni Türk-Moğol karışımı aristokratik bir soydan geliyordu. Onun Doğu Türkistan üzerindeki etkisi doğrudan kalıcı olmasa da, bölge bu dönemde sık sık güç mücadelelerinin içine çekildi.
Timur sonrası yüzyıllar, parçalanma, beylikleşme ve iç çekişmeler dönemi oldu. Ancak tüm bu karmaşaya rağmen Doğu Türkistan’da Türk-İslam kimliği daha da pekişti. Siyasi birlik zayıflasa da halk arasında dinî yapı, dil ve kültürel gelenekler yaşamaya devam etti.
Saidiye Dönemi ve Yarkand Hanlığı: Unutulmuş Bir Altın Devir
Hanlığın Kuruluşu
Moğol İmparatorluğu’nun çöküşünün ardından Doğu Türkistan, Batı Çağatay Hanlığı’ndan ayrıldı. 1514 yılında Sultan Said Han, bölgeyi birleştirerek Saidiye Hanlığı’nı kurdu. Timur’un soyundan gelen ve Özbekler tarafından baskıya uğrayan Sultan Said Han, Kaşgar merkezli bir hanlık oluşturdu. Ancak zamanla Yarkand, siyasi ve ekonomik merkez hâline geldiği için bu döneme Yarkand Hanlığı da denilmektedir.
Keşmir’in İslamlaşması
Bu dönemin en dikkat çekici yönlerinden biri, hanlığın etkisinin Keşmir’e kadar uzanmasıdır. Sultan Said Han, bölgeye seferler düzenlemiş, hem ticaret hem de dinî faaliyetlerle İslamiyet’in yayılmasını sağlamıştır. Doğu Türkistan’dan gelen âlimler, sufîler ve tüccarlar Keşmir’de kalıcı izler bırakmıştır.
Hanlığın Yıkılışı
17.yüzyılda hanlık iç çatışmalar, taht kavgaları ve tarikatlar arası çekişmelerle zayıflamaya başladı. Bu esnada Tibet destekli Moğol kabileleri bölgeye saldırılar düzenledi. Mançular, Cungarlarla birlikte Moğolları hedef alırken, Doğu Türkistan toprakları da Qing Hanedanlığı’nın hedefi hâline geldi. İçeriden gelen hizipler ve dışarıdan gelen baskılarla hanlık 1705 yılında resmen yıkıldı.
Unutulan Bir Miras
Bugün “Yarkand Hanlığı” ya da “Saidiye Devleti” adları, birkaç ansiklopedik maddede geçse de, bu dönemin önemi halk hafızasında silinmeye yüz tutmuştur. Oysa bu hanlık, Doğu Türkistan’ın yalnızca siyasi birliğini değil, entelektüel ve manevî dirilişini de temsil eder.
“Unutulan tarih, unutulmaya direnen halkların vicdanında yaşamaya devam eder.”
Mançu İstilası ve Çing Hanedanlığı Dönemi (18. Yüzyıl)
17.yüzyılın sonlarında Çin’in kuzeyinde yükselen Mançu kökenli Çing Hanedanlığı, Ming Hanedanlığı’nı devirerek iktidarı ele geçirdi. Genişleme politikası güden Çing İmparatorları, Tibet, Moğolistan ve nihayetinde Doğu Türkistan’a yöneldiler.
Doğu Türkistan’daki hanlıklar arasındaki iç karışıklıklar, Çing ordusuna müdahale fırsatı sundu. 1759 yılında Kaşgar, Yarkand ve diğer büyük şehirler ele geçirildi. Böylece Doğu Türkistan, Çin tarafından ilk kez fiilen işgal edildi.
Çing yönetimi, yerel hanlıkları ortadan kaldırarak doğrudan yönetim kurmaya çalıştı. Askerî güç yanında, asayiş, vergi, zorla çalıştırma ve kültürel kontrol politikalarıyla bölge üzerindeki hâkimiyetini pekiştirdi. Halkın dili, dini ve yaşam tarzı baskı altına alındı.
Bu dönemde, “Yeni Topraklar” anlamına gelen “Sincan” adı kullanılmaya başlandı. Bu isim, Çing’in bölgeyi merkezî yönetime bağladığını simgelerken, yerli halk tarafından bir sömürge damgası olarak görüldü.
19.yüzyılda Yakup Bey liderliğinde yaşanan ayaklanmalar, bölgeye kısa süreliğine yerel bir yönetim kazandırsa da, 1877’de Çing güçleri yeniden hâkimiyeti sağladı ve “Sincan” adı resmen haritalara işlendi.
Bu dönem, Doğu Türkistan için siyasi bağımsızlığın yitirildiği, kültürel baskının kurumsallaştığı ve Çin’in bu topraklara olan ilgisinin sürekli ve sistematik bir hâle geldiği sürecin başlangıcı oldu.
Çing yönetimiyle birlikte, Doğu Türkistan artık yalnızca tarihî bir coğrafya değil, sistemli bir dönüşümün hedefi hâline geldi. Ancak halkın hafızasında hâlâ direnişin ve kimliğin izleri yaşıyordu…
İki Kez Kurulan Doğu Türkistan Cumhuriyetleri (1933 ve 1944)
Çing Hanedanlığı’nın ardından gelen Çin Cumhuriyetleri döneminde de Doğu Türkistan halkı, baskı ve ayrımcılıkla yaşamaya devam etti. 20. yüzyılın başlarında Çin’deki iç karışıklıklar ve merkezi otoritenin zayıflaması, bu kadim coğrafyada bağımsızlık umutlarını yeniden yeşertti. Bu dönemde, Doğu Türkistan tarihinde iz bırakacak iki önemli bağımsızlık girişimi yaşandı.
Birinci Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti (1933) — Kaşgar Merkezli Kıyam
1933 yılında, Kaşgar’da Uygur ve diğer Türk halklarının desteğiyle Birinci Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kuruldu. Bazı kaynaklarda Şarki Türkistan Cumhuriyeti olarak da anılan bu devlet, İslam esaslarına dayalı, Türk kimliğini öne çıkaran bağımsız bir yapı olmayı hedefliyordu.
Ancak bu cumhuriyetin ömrü kısa sürdü. Sovyetler Birliği’nin bölgedeki etkisi, Çin’in müdahalesi ve en acısı, içeriden gelen ihanetler, bu bağımsızlık girişimini zayıflattı. Kısa sürede kuşatıldı, bastırıldı ve tarihin sayfalarına “kısa ama onurlu bir direniş” olarak yazıldı.
İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti (1944) — Gulca Merkezli Direniş
1944 yılında bu kez Gulca şehrinde İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti kuruldu. Bu cumhuriyet, Sovyetler Birliği’nin dolaylı desteğiyle hayata geçirilmişti. Her ne kadar Sovyet etkisi altında kurulmuş olsa da, bölge halkının içinden doğan bağımsızlık arzusunu temsil ediyordu.
Bu yönetim, kısa sürede eğitim, basın ve ordu alanında ciddi adımlar attı. Okullar açıldı, yerel dilde yayın yapan gazeteler çıkarıldı, düzenli ordu teşkilatları kuruldu. Bölge halkı, bu cumhuriyet aracılığıyla ilk kez kurumsal bir varlık kazandıklarını hissetti.
Ancak bu yönetim de kalıcı olamadı. 1949 yılında Çin’de Mao Zedong liderliğinde Komünist rejimin iktidarı ele geçirmesiyle, Doğu Türkistan için yeni ve çok daha karanlık bir dönemin kapıları aralandı.
Kurulan her cumhuriyet, halkın hafızasında bir umut ateşi yaktı. Ancak bu ateşin küllerinden doğan yeni dönem, sadece zulmü değil, sistemli bir asimilasyonu da beraberinde getirecekti.



İlk yorum yapan siz olun