ŞİÖ’nün (Şanghay İşbirliği Örgütü) 26. Devlet Başkanları Konseyi Toplantısı, 1 Eylül 2026’da Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te gerçekleştirildi. Zirve, “çok kutuplu dünya” tartışmalarını yeniden gündeme taşırken, Doğu Türkistanlı gazeteci Selahaddin Kaşgarlı bu tartışmaları Türkistan merkezli çarpıcı sorularla ele aldığı kapsamlı analizini kamuoyuyla paylaştı.
Kaşgarlı’nın makalesi, küresel güç dengeleri değişirken Türkistan’ın bu yeni düzende özne mi yoksa yalnızca üzerinde hesap yapılan bir coğrafya mı olacağı sorusunu gündeme getiriyor. İşte Kaşgarlı’nın dikkat çeken analizinin tam metni:
Çok kutuplu dünya mı, Çok sahipli Türkistan mı?
ŞİÖ’nün (Şanghay İşbirliği Örgütü) 26. Devlet Başkanları Konseyi Toplantısı’nın Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te yapılması, yalnızca diplomatik takvimdeki sıradan bir zirve olarak görülmemelidir. Çünkü Bişkek’te toplanan liderler, aslında dünyanın geleceğini ve “çok kutuplu yeni düzeni” tartışırken, bu yeni düzenin en önemli coğrafyalarından birinin tam ortasında bulunuyorlardı: Türkistan’da.
ŞİÖ liderleri, 1 Eylül 2026’da gerçekleştirilen zirvede güvenlikten ticarete, enerjiden ulaştırmaya, teknolojiden yapay zekaya kadar geniş bir gündemi ele aldı. Zirvenin sonunda Bişkek Deklarasyonu kabul edilirken, “ŞİÖ Plus” toplantısı ise açıkça “çok kutuplu dünya düzeninin oluşturulması” fikri etrafında şekillendi. Ancak Türkistan açısından sorulması gereken asıl soru şudur:
Dünya çok kutuplu hala gelirken Türkistan da kendi başına bir kutup olabilecek mi?
Yoksa Türkistan, geçmişte olduğu gibi yeniden büyük güçlerin arasında sıkışan, kaynakları ve coğrafyası üzerinde hesaplar yapılan bir nüfuz alanı olarak mı kalacak?

TÜRKİSİTAN’IN DEĞİŞMEYEN JEOPOLİTİK KADERİ
ŞİÖ’nün Bişkek Zirvesi’ni Türkistan açısından önemli kılan temel mesele tam da budur. Türkistan’ın ortasında kurulan düzen..
ŞİÖ’nün tarihine bakıldığında Türkistan’ın örgüt için tali bir coğrafya olmadığı görülür.
Örgütün kökeni, 1996 yılında Çin ve Rusya’nın belirleyici güç olarak öne çıktığı; Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın ise yeni bağımsızlıklarını kazanmış ve iki büyük güç arasında denge arayan devletler olarak yer aldığı Şanghay Beşlisi’ne dayanıyor. Başlangıçtaki temel mesele sınır güvenliği ve sınır bölgelerindeki askeri güçlerin azaltılmasıydı. Bu durum bile aslında örgütün doğuş hikayesini anlatmaya yeterlidir.
ŞİÖ’nün ortaya çıktığı coğrafya, Çin ile Rusya’nın kesiştiği; fakat aynı zamanda Türkistan Türklüğünün yaşadığı geniş jeopolitik alandır. Bugün örgütün 10 tam üyesi bulunuyor. Bu üyeler arasında Çin ve Rusya iki büyük güç olarak öne çıkarken; Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan Türkistan’ın bağımsız devletleri olarak örgütün merkezinde yer alıyor. Coğrafyanın merkezinde olmak ile siyasetin merkezinde olmak aynı şey değil. Fakat burada rahatsız edici bir soru sormak gerekiyor:
Türkistan devletleri ŞİÖ’nün merkezinde yer alıyor olabilir. Peki Türkistan, ŞİÖ’nün karar merkezinde mi?
Türkistan’ın geçmişi bunun en acı örnekleriyle doludur…
Tarih boyunca Türkistan’ın stratejik konumu, Türkistan Türklüğüne her zaman güç kazandırmadı. Aksine, çoğu zaman başkalarının bu coğrafya üzerinde hesap yapmasına neden oldu. Bir taraftan Rus yayılmacılığı, diğer taraftan Çin’in doğuya doğru genişlemesi…
Türkistan, kendi coğrafyasının büyüklüğü ve zenginliği nedeniyle defalarca büyük güçlerin dikkatini çekti. Bugün dünya değişiyor. Fakat Türkistan için asıl mesele şudur:
Dünya değişirken Türkistan’ın kaderi de değişiyor mu?
“Çok kutuplu dünya” Türkistan için ne ifade ediyor?

TÜRKİSTAN’IN KADERİNİ KİM TAYİN EDECEK?
Bişkek’teki zirvede öne çıkan en önemli siyasi kavramlardan biri “çok kutuplu dünya” oldu. Çin ve Rusya, uzun süredir Batı merkezli uluslararası düzeni eleştiriyor ve dünyanın tek bir güç merkezi tarafından yönetilemeyeceğini savunuyor. Bu eleştirinin kendi içinde haklı olduğu noktalar elbette var.
Dünya tarihinin son yüzyılı, büyük güçlerin kendi çıkarlarını “demokrasi”, “özgürlük” veya “uluslararası düzen” kavramlarıyla meşrulaştırdığı sayısız örnekle doludur. Ancak Türkistan açısından mesele, dünyanın tek kutuplu mu yoksa çok kutuplu mu olduğu değildir. Türkistan açısından asıl mesele şudur:
Kutuplar çoğalırken Türkistan’ın iradesi de güçlenecek mi?
Çünkü hegemonun sayısının artması, özgürlüğün de arttığı anlamına gelmez. Bir coğrafyanın üzerinde iki büyük gücün değil, beş büyük gücün hesap yapması; o coğrafyanın halkları için daha fazla bağımsızlık getirmeyebilir. Tam tersine, Türkistan’ın geçmişte yaşadığı işgal, soykırım ve asimilasyon politikalarının daha karmaşık biçimde yeniden ortaya çıkmasına yol açabilir.
Bugün Rusya’nın tarihi ve siyasi etkisi hala Türkistan’da hissediliyor. Çin ise ekonomik yatırımlar, ticaret, ulaştırma koridorları, enerji projeleri, Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden Türkistan’daki etkisini hızla genişletiyor. Batı, Türkistan’ın enerji kaynakları ve stratejik ulaşım hatlarıyla ilgileniyor.
Türkiye ise Türk Devletleri Teşkilatı ve Türk dünyası merkezli politikalarıyla bölgeyle ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor. Bütün bu tablo Türkistan’ın önemini artırıyor.
Ancak önem kazanmak ile güç kazanmak aynı şey değildir. Türkistan, dünya siyasetinde önem kazanırken kendi siyasi iradesini de güçlendirebilecek mi? İşte yeni dönemin en önemli sorusu budur.

TÜRKİSTAN’IN BÖLÜNMÜŞ GERÇEĞİ: DOĞU TÜRKİSTAN OLMADAN TÜRKİSTAN ANALİZİ YAPILAMAZ!
ŞİÖ’yü Türkistan merkezli okumak isteyen herkesin karşısına kaçınılmaz olarak Doğu Türkistan meselesi çıkar. Çünkü Türkistan’ın en büyük jeopolitik trajedilerinden biri, aynı tarihi ve kültürel coğrafyanın farklı büyük güçlerin egemenlik alanlarında parçalanmış olmasıdır.
Batı Türkistan’daki devletler Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlıklarını kazandı. Doğu Türkistan ise Çin işgali altında bulunmaya devam ediyor. Bu nedenle bugün Bişkek’te “Türkistan’ın geleceği” konuşulurken, Doğu Türkistan’ı yalnızca Çin’in bir “iç meselesi” olarak görmek tarihi ve siyasi gerçekliği eksik okumaktır.
Doğu Türkistan meselesi, Türkistan’ın tamamının jeopolitik geleceğiyle ilgilidir.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, 2022’de yayımladığı değerlendirmede Çin’in Doğu Türkistan’daki Uygur ve diğer Türk/Müslüman topluluklara yönelik uygulamalarının ciddi insan hakları ihlali olduğunu, bu politikaların soykırıma uygulamaları ile eşleştiğini belirtti. Fakat mesele yalnızca insan hakları raporlarından ibaret değildir.
Doğu Türkistan aynı zamanda Türkistan coğrafyasındaki güç dengesinin en önemli parçalarından biridir. Çin’in batıya açılan kapısı Doğu Türkistan’dır. Kuşak ve Yol Girişimi’nin kara bağlantılarının önemli bölümü bu coğrafyadan geçmektedir. Çin’in Türkistan, Rusya, Avrupa ve Batı Asya ile kurmak istediği ekonomik ve stratejik bağlantıların önemli kavşaklarından biri yine Doğu Türkistan’dır.
Bu nedenle Doğu Türkistan’daki siyasi ve demografik kontrol, Pekin açısından yalnızca bir “iç güvenlik” meselesi değildir. Bu, aynı zamanda Çin’in Avrasya stratejisinin temel unsurlarından biridir. Ve tam burada ŞİÖ’nün güvenlik anlayışı önem kazanıyor.

“TERÖR, AYRILIKÇILIK VE AŞIRILIK”: KİMİN GÜVENLİĞİ?
ŞİÖ’nün temel güvenlik anlayışında “üç kötü güç” olarak tanımlanan terörizm, ayrılıkçılık ve aşırılıkla mücadele merkezi bir yer tutuyor. Örgütün Bölgesel Terörle Mücadele Yapısı da bu üç başlık üzerinden faaliyet gösteriyor. Devletlerin terörle mücadele etmesi elbette meşru ve gereklidir. Ancak Türkistan açısından mesele, bu kavramların nerede başlayıp nerede bittiğidir.
Türk Milletinin kendi dilini, kültürünü ve kimliğini koruma talebi “ayrılıkçılık” olarak tanımlanabilir mi?
Türk Toplumunun dini hayatını yaşama talebi “aşırılık” olarak görülebilir mi?
Türk Halkının yaşadığı baskıyı dünyaya anlatma çabası “güvenlik tehdidi” kategorisine sokulabilir mi?
İşte Türkistan açısından en kritik mesele budur. Çünkü güvenlik kavramı, devletlerin halklarını koruduğu bir mekanizma olabileceği gibi; devletlerin halklar üzerindeki sınırsız kontrolünü meşrulaştıran bir araca da dönüşebilir.
Doğu Türkistan’ın yaşadığı tecrübe, bu soruların teorik olmadığını gösteriyor. Bu nedenle ŞİÖ’nün Türkistan açısından değerlendirilmesinde yalnızca ekonomik rakamlara, ticaret koridorlarına ve diplomatik zirvelere bakmak yeterli değildir. Türkistan halklarının güvenliği ile Türkistan üzerindeki devlet kontrolü arasındaki farkın da sorgulanması gerekir.
Zira bir coğrafyada “istikrar” varsa fakat insanlar konuşamıyorsa; “güvenlik” varsa fakat insanlar kimliklerini özgürce yaşayamıyorsa, orada kimin güvenliğinin korunduğunu sormak gerekir.
Bu nedenle Türkistan’ın gelecekteki bağımsızlığı, yalnızca siyasi sınırlarının korunmasına değil; stratejik bağımsızlığını ne kadar koruyabileceğine de bağlı olacaktır.
- Büyük güçlerle ilişki kurmak başka şeydir.
- Büyük güçlerin nüfuz alanına dönüşmek başka.
Türkistan devletlerinin önündeki asıl sınav da bu çizgiyi koruyabilmektir.

ŞİÖ’NÜN MERKEZINDEKİ TÜRKİSTAN, KARARIN MERKEZİNDE Mİ?
ŞİÖ bugün Çin, Rusya ve Hindistan gibi dev nüfus ve ekonomik kapasiteye sahip ülkeleri bir araya getiriyor. Örgütün üye sayısı ve küresel görünürlüğü artarken, güvenlik, enerji, teknoloji ve ulaştırma alanlarında da iş birliği genişliyor. Bişkek Zirvesi’nde kabul edilen 28 belge, örgütün yalnızca sembolik bir diplomasi platformu olmadığını; farklı alanlarda kurumsal yapısını genişletmeye devam ettiğini gösteriyor.
Ancak örgütün genişlemesi Türkistan açısından yeni bir soruyu da beraberinde getiriyor:
Türkistan, bu yapının öznesi mi olacak, yoksa bu yapının üzerinde faaliyet gösterdiği stratejik coğrafya olarak mı kalacak?
ŞİÖ’nün tarihi açıdan kökleri Türkistan’a dayanıyor. Kuruluş sürecindeki sınır meseleleri, doğrudan Çin ile Türkistan coğrafyasının kesiştiği alanlarla ilgiliydi. Örgütün güvenlik mekanizmaları Türkistan’da faaliyet gösteriyor. Çin’in batıya açılan stratejik yolları Türkistan’dan geçiyor. Rusya’nın güney kuşağındaki tarihi nüfuzu Türkistan’da bulunuyor. Yeni ulaştırma ve enerji koridorlarının önemli bölümü Türkistan coğrafyasını kesiyor.
Yani Türkistan, ŞİÖ’nün kenarı değil, ŞİÖ’nün jeopolitik kalbidir.
Fakat jeopolitik kalp olmak da, siyasi kalp olmak anlamına gelmez. Türkistan’ın önündeki en büyük tarihi görevlerden biri, kendi coğrafyasının yalnızca başkalarının stratejik haritalarında görünen bir “koridor” olmaktan çıkmasıdır.
- Türkistan yalnızca bir geçiş yolu değildir.
- Yalnızca enerji kaynağı değildir.
- Yalnızca Çin ile Avrupa arasındaki bağlantı değildir.
- Yalnızca Rusya’nın güney sınırı değildir.
Türkistan, kendi tarihi, kültürel, ekonomik ve siyasi geleceği olan bir medeniyet coğrafyasıdır.

TÜRKİYE İÇİN MESELE YALNIZCA ŞİÖ ÜYELİĞİ Mİ?
Türkiye’nin Bişkek’teki zirveye katılması ve ŞİÖ ile ilişkilerini geliştirmeye yönelik mesajlar vermesi, Ankara açısından yeni bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.
Türkiye’nin Çin, Rusya ve Türkistan ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmesi, ekonomik ve diplomatik iş birliği arayışları açısından en doğal hakkıdır. Türkiye’nin dış politikasını tek bir coğrafyaya veya tek bir güç merkezine bağımlı hale getirmemesi de önemlidir. Ancak Türkiye açısından ŞİÖ meselesi yalnızca “Batı mı, Doğu mu?” ikileminden okunamaz. Türkiye’nin ŞİÖ ile ilişkileri aynı zamanda Türkistan meselesidir.
Çünkü Türkiye, Türk dünyasıyla tarihi ve kültürel bağlarını dış politikasının önemli unsurlarından biri olarak görüyor. Türk Devletleri Teşkilatı’nın gelişmesi, Orta Koridor projeleri ve Türk dünyası arasındaki ekonomik-kültürel bağların güçlenmesi bunun açık göstergeleridir. Bu durumda Türkiye’nin önünde önemli bir denge sorusu bulunuyor:
Türkistan ile ilişkilerini güçlendiren bir Türkiye, Türkistan’ın bir bölümünde yaşananları görmezden gelerek ne kadar tutarlı bir Türk dünyası politikası yürütebilir?
Doğu Türkistan meselesi, Türkiye ile Çin arasındaki ekonomik ilişkilerin alternatifi değildir.
- Türkiye’nin Çin ile ilişkileri gelişebilir.
- Ticaret artabilir.
- Yatırımlar yapılabilir.
- Diplomatik ilişkiler güçlenebilir.
Ancak bunların hiçbiri, Türkistan’ın bir parçasının hafızadan silinmesini gerektirmez. Gerçekçi dış politika, insani ve tarihi meseleleri tamamen unutmak değildir. Gerçekçi dış politika, büyük güçlerle ilişki kurarken kendi tarihi ve milli hafızasını da koruyabilmektir.

Toparlarsak ,bir dönem Çarlık Rusya’sının haritaları çizildi. Sonra Sovyetler Birliği’nin sınırları belirlendi. Doğu Türkistan üzerinde Çin’in siyasi projeleri uygulandı.
Bugün ise Çin’in Kuşak ve Yol haritaları, Rusya’nın Avrasya stratejileri, Batı’nın enerji ve ulaştırma projeleri ve farklı güç merkezlerinin hesapları Türkistan üzerinde kesişiyor. Haritalar değişiyor. Projelerin isimleri değişiyor. Dünya düzeni değişiyor. Ancak Türkistan için tehlikeli olan şey değişmeden kalabilir:
Türkistan hakkında herkesin bir planının olması, fakat Türkistan’ın kendi ortak planını yeterince güçlü biçimde ortaya koyamaması.
Belki de bugün üzerinde en çok düşünmemiz gereken mesele budur. Türkistan’ın geleceği yalnızca Pekin’de, Moskova’da, Washington’da veya Brüksel’de verilen kararlarla belirlenmemelidir.
Türkistan’ın geleceği Almatı’da, Bişkek’te, Taşkent’te ve bütün Türkistan coğrafyasında şekillenmelidir.
Ve elbette Türkistan’ın doğusunda, bugün sesi büyük ölçüde bastırılmaya çalışılan Kaşgar’ın, Hoten’in, Gulca’nın ve Ürümçi’nin de bu gelecekte bir yeri olmalıdır.
Türkistan’ın ihtiyacı, kendi tarihini bilen, ortak çıkarlarını koruyan ve geleceği hakkında kendi kararını verebilen güçlü bir iradedir!
Aksi halde dünya değişir, kutuplar değişir, başkentler değişir… fakat Türkistan’ın kaderi değişmez…



İlk yorum yapan siz olun