İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bilgin yazdı: Doğu Türkistan’da soykırım var!

Doğu Türkistan’a dair anlatılar çoğu zaman raporların, diplomatik açıklamaların ve hukuki metinlerin soğuk dili arasında sıkışıp kalıyor. Ancak kimi zaman, bu büyük tablonun tüm ağırlığını tek bir cümle, tek bir insan hikayesi özetleyebiliyor.

Prof. Dr. Oğuzhan Bilgin’in bu bağlamda kalame aldığı ve Akşam gazetesinde yayımlanan yazısında, Doğu Türkistan’da yaşanan insan hakları ihlallerini kişisel bir tanıklık üzerinden ele alıyor. Bir Uygur Türkü’nün anlattığı bireysel deneyimden hareketle kaleme alınan metin, meselenin yalnızca siyasi ya da hukuki kavramlarla açıklanamayacak kadar derin bir insanlık boyutuna sahip olduğunu vurguluyor. Yazı, bireysel acının nasıl sistematik bir yapının göstergesine dönüştüğünü çarpıcı bir üslupla ortaya koyuyor.

Aşağıda yazarın kaleme aldığı metin olduğu gibi yer almaktadır:

DOĞU TÜRKİSTAN

“Yıllar oldu memleketime gidemedim” dedi, güvenlik endişesiyle adını yazamadığım Uygur Türkü arkadaşım. Ardından, insanın zihninden kolay kolay silinmeyecek o cümleyi kurdu: “Yıllardır annemin sesini telefonda bile duymadım.” Ne zaman konuşsak söz annesine, hasret kaldığı yurduna ve yarım kalmış hayatına geliyor. Ben ise çoğu zaman söyleyecek söz bulamıyordum.

Çünkü Doğu Türkistan’da yaşananları anlatmaya siyaset biliminin kavramları, uluslararası hukukun hükümleri, insan hakları raporlarının soğuk dili yetmiyor. Bir insanın annesinin sesini duymaktan korkması hatta yaşayıp yaşamadıklarından bile haberinin olmaması aslında bütün bir rejimin mahiyetini anlatıyor.

Çin Komünist Partisi, Uygur Türklerinin kimliğini bir kültürel farklılıktan öte devletin mutlak hâkimiyetine yönelmiş bir tehdit olarak görüyor. ÇKP Rejimi, Uygur Türklerini tamamen asimile edilmesi ve yok edilmesi gereken bir kimlik olarak algılıyor.

Bu yüzden mesele yalnızca birtakım dinî kısıtlamalardan ibaret değil. Uygur Türklerinin dili, inancı, aile yapısı, tarihî hafızası ve anavatanlarıyla kurdukları bağ aynı anda hedef alınıyor. İnsanlar toplama ve “yeniden eğitim” kamplarına kapatılıyor, aileler parçalanıyor, evlerin içine görevliler yerleştiriliyor, camiler, mezarlıklar ve Türk-İslam medeniyetine ait eserler tahrip ediliyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de bölgede yaşanan ağır ihlallerin “insanlığa karşı suç” teşkil edebileceğini belirtiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da her yıl BM Genel Kurulu’nda İsrail’in Filistin’de yaptığı zulümle birlikte Çin’in Doğu Türkistan’da gerçekleştirdiği zulmü de en üst seviyede zikrediyor.

Çin Rejimi, İslam’ı Uygur Türklerinin (Uygurlu değil!) kimliğinin en dirençli unsurlarından biri olarak görüyor. Çünkü asimilasyon bir toplumun hafızasını, inancını ve aidiyetini ortadan kaldırmakla yani kimliğini tamamen yok etmekle alakalı bir süreçtir. Uygurları İslamiyet’ten koparmadan bütünüyle Çinlileştiremeyeceğini bilen rejim, “Çin İslam’ı” adı altında devlet tarafından biçimlendirilmiş, siyaseten “ehlileştirilmiş” ve asimilasyona açık bir din anlayışı üretmeye çalışıyor.

Dini baskıların anlamı da burada ortaya çıkıyor. Bunun en yoğunlaştığı dönemler de Ramazan ayları oluyor. Çünkü Ramazan ve oruç, Müslümanlar için kolektif kimliği tahkim eden büyük bir işleve sahip. Bu nedenle Uygurların oruç tutmasının engellendiğine, gündüz vakti zorla yemek yedirildiğine veya içki içmeye zorlandığına ilişkin yıllardır çok sayıda tanıklık yayımlanıyor. İnsanlar bazen sahurlarını ışık yakmaya dahi çekinerek, korku içinde yapıyor. Hatta artık bunu yapacak bile ortam bulamıyor.

Pekin yönetimi ise zulmü sona erdirmek yerine görüntüyü yönetmeye çalışıyor. Türkiye’den ve dünyanın farklı ülkelerinden seçilmiş gazeteciler, akademisyenler ve kanaat önderleri bölgeye götürülüyor. Önceden belirlenmiş güzergâhlar, hazırlanmış gösteriler, denetimli görüşmeler ve kameralar önünde gülümseyen insanlar… Ardından ziyaretçilerden “her şey yolunda” görüntüsü vermesi bekleniyor.

Oysa bir bölgenin özgür olup olmadığı, devletin hazırladığı programla değil, gazetecilerin refakatsiz dolaşıp dolaşamadığı, insanlarla gözetim altında olmadan konuşup konuşamadığı ve Uygurların yurtdışındaki yakınlarını korkmadan arayıp arayamadığıyla anlaşılır. Rejimin rehberliğinde yapılan gezi araştırma değil, propaganda turudur. Zulmün üzerine kurulan vitrin, gerçeği değiştirmez.

Biz Türkiye Türkleri, huzur ve güven içerisinde yaşayıp, Türklüğümüzü yaşar ve Müslümanca ibadet edebilirken Doğu Türkistan’daki kardeşlerimiz bunların hepsinden mahrum durumda bulunuyor. Bize burada düşen asgari vazife, en azından onların sesini susturmak isteyen propagandaya ortak olmamak ve hakikati söylemekten vazgeçmemektir.

İlk yorum yapan siz olun

Bir Yorum Yazın