İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Doğu Türkistan’dan Tahran’a: İran’daki huzursuzluk Çin’in güç ve dünya düzeni algısını nasıl şekillendiriyor

2009 yılının ortasında, Doğu Türkistan neredeyse tamamen internetten koparıldı. Urumçi’de Uygur ve Han toplulukları arasında yaşanan ve yaklaşık 200 kişinin (resmi açıklamalara göre) hayatını kaybettiği şiddet olaylarının ardından uygulanan bu kesinti, yetkililer tarafından “söylentilerin yayılmasını ve yeni huzursuzlukları önlemek” amacıyla savunuldu. Ancak kamuoyuna ayrıntılı bir açıklama yapılmadı ve kesintinin ne zaman sona ereceği belirtilmedi.

İnternet siteleri açılmadı, mesajlar gönderilemedi, dış dünya ile bağlantı neredeyse tamamen kesildi. Milyonlarca insan için günlük hayat, bilgiye erişimin ve iletişimin yokluğuna göre yeniden şekillendi. Bu durum tam 312 gün sürdü. O dönem, Çin’de dijital bağlantının bir kamu hizmeti olmaktan çok bir güvenlik meselesi olarak görülmeye başlandığı önemli bir dönüm noktasıydı.

Bugün Pekin’in İran’daki mevcut huzursuzluğu nasıl okuduğunu anlamak için bu deneyim önemli bir referans sunuyor.

Ölçülü ama hesaplı bir tutum

Çin’in İran’daki gelişmelere yönelik kamuoyu önündeki tepkisi şu ana kadar son derece temkinli oldu. Pekin yönetimi itidal çağrısı yaptı, yaptırımları eleştirdi ve “dış müdahaleye” karşı uyarılarda bulundu. Ancak Tahran’ı açık biçimde savunmaktan kaçındı. Bu düşük profilli yaklaşım, bilinçli bir tercih olarak görülüyor.

Olası bir ABD askeri müdahalesi, Çin açısından çelişkili sonuçlar doğurabilir. Böyle bir adım, Pekin’in uzun süredir dile getirdiği “ABD müdahaleciliği istikrarsızlık yaratıyor” tezini güçlendirebilir ve Washington’un dikkatini Asya-Pasifik’ten başka bir cepheye çekebilir. Öte yandan enerji akışlarının aksaması, sigorta ve taşımacılık maliyetlerinin artması ve piyasalarda dalgalanma gibi somut maliyetler de Çin’i doğrudan etkiler.

Bu nedenle Pekin’in tercihi ne tam anlamıyla barış ne de savaş. Çin, ABD etkisini sınırlayacak ama küresel sistemi sarsmayacak “kontrollü bir gerilim”den yana. Bu yaklaşım, İran’ın ABD ile ilişkilerinde izlediği stratejiyle de benzeşiyor: İçeride baskıyı meşrulaştıracak kadar sert, ancak doğrudan çatışmayı tetiklemeyecek kadar ölçülü bir düşmanlık.

İran: Müttefik değil, riskli bir ortak

Çin Komünist Partisi açısından İran’daki protestolar öncelikle jeopolitik değil, bir yönetim sorunu olarak görülüyor. Gösteriler, sert müdahaleler, iletişim kısıtlamaları ve günlük hayat üzerindeki denetimin artması, Pekin’de bir rejimin rızaya değil kontrole dayandığının işaretleri olarak okunuyor. Çin bu modeli yakından tanıyor; Tiananmen’den Doğu Türkistan’a, Tibet’ten Hong Kong’a kadar benzer deneyimlerden geçti.

Bu durum, Çin’in İran’a güçlü bir bağlılık hissettiği anlamına gelmiyor. Pekin hiçbir zaman Tahran’ı geleneksel bir müttefik olarak görmedi. İlişkiler enerji, ticaret ve stratejik kaldıraç üzerinden yürütülen, mesafesi iyi ayarlanmış bir ortaklık niteliği taşıyor. Çin, İran’ın en büyük ticaret ortağı konumunda; 2023’te ikili ticaret hacmi yaklaşık 14,7 milyar dolar oldu. Ayrıca İran’ın deniz yoluyla ihraç ettiği petrolün yüzde 80’den fazlasını Çin satın aldı. Ancak bu ilişki büyük ölçüde indirimli fiyatlara dayanıyor, siyasi uyuma değil.

Pekin, Ukrayna savaşında Moskova’ya verdiği sınırlı destekten ve Gazze konusunda sergilediği retorik ağırlıklı tutumdan önemli dersler çıkardı. Amaç, bir tarafın çökmesini engellemek; sürecin sorumluluğunu üstlenmek değil. İran da aynı çerçevede değerlendiriliyor.

Çinli karar alıcılar için asıl korku dış baskı değil, iç kırılma. Tarihsel olarak Sovyetler Birliği’nin ani çöküşü, Pekin’in kaçınmak istediği en büyük senaryolardan biri. Sürekli iç baskı altında olan bir rejim, Çin için güvenilir bir ortak değil; çünkü ani bir çöküşün ekonomik ve stratejik maliyetleri büyük olur.

Bu nedenle “otoriter ittifak” söylemi Pekin’de sınırlı bir karşılık buluyor. Çin, İran, Rusya ve Kuzey Kore arasındaki yakınlaşma daha çok ortak bir ABD karşıtlığına ve meşruiyet kaygılarına dayanıyor. Ancak bu, ortak bir dünya düzeni vizyonu anlamına gelmiyor.

Pekin, istikrarsızlıkla tanımlanan bir blokun lideri olmak istemiyor. Xi Jinping’in hedefi, krizlerle çevrili bir eksenin değil, yeniden şekillenen küresel sistemin merkezinde yer almak. İran’daki huzursuzluk bu açıdan Çin için bir denge testi niteliği taşıyor.

Doğu Türkistan’dan Tahran’a uzanan çizgide kontrol yöntemleri benzerlik gösterse de Pekin’in çıkardığı ders net: Otoriterliğin yükselişi değil, belirsizliklerle dolu bir dünyada ayakta kalabilmek için mesafe, temkin ve itidal gerekiyor. Bu yaklaşım, yeni bir dünya düzeni vizyonundan çok, giderek daha istikrarsız hissedilen mevcut düzeni idare etme stratejisi olarak öne çıkıyor.

Kaynak: ABC News

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Are you human? Please solve:Captcha