İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Çin Zindanlarında Doğu Türkistanlı Bir Aydın

Abduveli Ayup yazıları:

Çin Zindanlarında Doğu Türkistanlı Bir Aydın -1 :  Kaşgar’daki ilk koğuş arkadaşı

Çin Zindanlarında Doğu Türkistanlı Bir Aydın -2 : Bizi halife olarak yarattı 

Çin Zindanlarında Doğu Türkistanlı Bir Aydın -3 : Canavarın Katili 


ÇİN ZİNDANINDA DOĞU TÜRKİSTANLI BİR AYDIN – 1

 KAŞGAR’DAKİ İLK KOĞUŞ ARKADAŞI

Koğuşa “Esselamualeykum”(1) diyerek girmenin tehlikesi hakkında uyarı yapan ilk kişi Emet (Ahmet) Kari idi. O gün selamım karşılık görmemiş, ilk koğuş arkadaşım selamıma heykel gibi sessiz kalarak yanıt vermişti. Beni tutuklayanlar koğuş arkadaşımın siyasi mahpus olduğunu söylememiş olsaydı o kadar şaşırmazdım. Genelde siyasi suçlamayla hapse atılanlar kesinlikle Müslümanın boynundaki selam borcunu bilen kişiler olmalıydı. Emet Kari beni getiren gardiyan gittikten sonra uzun bir süre kapı yanında ayakta bekledi; daha sonra başını eğerek oturdu.

Buram buram nem ve necaset kokusu ile dolan koğuşu incelemeye başladım. Birbirine dik, topraktan yükseltilerek yapılan iki kişilik bir yatak vardı. İki yatağın döndüğü köşe noktasında bir musluk ve musluğun altında bir delik vardı. Tüm bu iğrenç kokunun kaynağı olan bu delik, tuvalet deliği olmalıydı. Emet Kari bana dönerek “Kardeşim, az önce yanlış yaptınız. Koğuşa Müslümanca selamla girmeyeceğiz; Çince “rapor ediyorum”(2) diyerek gireceğiz. Uygur polis bir şey söylemedi; yoksa dar yerde şiddetli döverlerdi. Ana kapıdan girerken kaç kişi dövdü?” diye sordu.

Keşke son soruyu kimse sormasaydı; kimse durumumu bilmeseydi diye düşünüyordum. Az önce sineye çektiğim aşağılanmalar tekrar boğazıma düğümlendi. Aşağılanmadan, öldüresiye dövülmüş olsaydım yine dayanırdım. Daha önce hapishaneye girmemiş ve işkence görmemiş olsam da köleliği açık bir şekilde reddeden herbir Uygur’un nasıl işkencelere maruz kaldığını duymuş ve okumuştum. Ancak o basık burunlu, lanetli, suratsız Hıtay* ana kapıdan girdiğimde beni anadan doğma soyup eşek gibi eğilmemi emrettikten sonra kalçama şiddetle vurduğunda dudaklarımı ısırmaktan kanattım. Daha önce onların her çeşit işkenceyi yapabileceğini hayal etmiş olsam da bu şekilde insanlıktan çıkabileceklerini düşünmemiştim. Acıdan kalçamı tuttuğumda işkenceci Hıtayların hepsi kahkahayla güldüler. Sinirden ve aşağılanmaktan zangır zangır titremeye başladım. Gözüm sadece durumumdan eğlenmekte olan vahşi yaratıkların çirkin ağızlarını görüyordu. İşkenceci Hıtaylar Çince ağza alınmayacak, insanın midesini bulandıracak kelimelerle bazen zıplamamı bazen de eğilmemi emrediyordu. Ölü yüzü gibi nursuz, basık burunlu Hıtay sanki bacaklarımın arasından iğne çıkacak gibi her yerimi didik didik aradı ve avret yerimi örttüğüm elimi çektirerek birkaç kez diziyle vurdu. Sonunda “arama” tamamlandı ve önüme gri renkli mahpus kıyafeti atıldı. Acı içinde oh çektikten sonra verilen kıyafetle avret yerlerimi örttüm ve Allah’a şükrettim.

Emet Kari’ye bunları anlatmak istemedim; hem bunları ağlamadan anlatmak da mümkün değildi. Ona ne zaman hapse girdiğini sordum; yedi ay olmuş. Bana, yaşadıklarıma bakınca sonu gelmez gibi görünen yedi ay kelimesini duyunca ağzına bakakaldım. Emet Kari sözünün ikinci cümlesine geçince üzerimizdeki hoparlörden Çince “Ağızlarınızı kapayacak mısınız yoksa ağızlarınızı tuvaletimi yaparak kapatayım mı?” diyen bir bağırtı geldi. Epey zaman geçtikten sonra ışıklar söndürüldü. Akşam olunca tuvaletten gelen pis koku daha da artmıştı. Emet Kari ile alçak sesle sohbet etmeye başladık.

Koğuş arkadaşımın evi, açmayı planladığım Anadil Okulu ile Anaokulu’nun yakınındaymış. Kargalık ilçesinde gizlice dini medrese açtığı için tutuklanmış. Daha yeni evlenmiş ve bir bebeği varmış. Ben, hapse atılma nedenimi Anadil Okulu ile Anaokulu açmaya çalışmak şeklinde anlattım. O daha önce böyle bir şey duymamış ve yapmaya çalıştığımı önemsiz bir şey olarak algılamış olmalı ki “Öyleyse sizi kısa sürede bırakacaklar” dedi. Ertesi gün benim Kaşgar’dan Urumçi’ye götürüleceğimi duyunca daha da emin bir şekilde “Sizi kesin bırakacaklar” dedi. Emet Kari’nin böyle söylemesinin nedeni üzerimdeki kıyafetin siyasi mahpusların giydikleri sarı renkli giysi olmamasıymış. Bana siyasi suçlu kıyafeti giydirilmemiş olsa da beni tutuklayanların Kaşgar ve Urumçi’den gelen istihbarat elemanları olduklarını söylemedim. Ertesi sabah durduğumuz yerde işaretle sabah namazını kıldık. Emet Kari uzunca bir süre oturup sessizce Kur’an okudu. Ben de ezbere bildiğim tüm sureleri okuduktan sonra içimi kemiren duygular yine baş gösterdi. Penceresi olmayan nemli koğuş, başıma kara çuval geçirilmiş gibi nefesimi daraltmaya başladı. Keşke ben de Emet Kari gibi hafız olsaydım diye düşündüm.

Hapisten çıktıktan sonra Kaşgar’daki ilk koğuş arkadaşım Emet Kari’yi düşündüm. Emet Kari eşi, bebeği ve yaşı yetmişi geçen annesiyle birlikte yaşadıklarını söylemişti. O benim bırakılacağımı düşündüğü için eşine benden haber göndermişti. Emet Kari’nin söylediğine göre mahpusun eşi boşanacağını söylerse kocasıyla görüşmesine izin verilirmiş. Emet Kari bu sayede eşi ve bebeğini görmek istemişti. Aslında tutuklu bulunduğum hapishanelerin tümünde, her koğuşta, mahpusların yasal hakları büyük yazılarla Çince ve Uygurca olarak asılıydı. Mahpuslar her gün onları ezberlemek zorundaydılar. Yasal haklar içerisinde mahpusların aile ve akrabalarıyla görüşebileceği açıkça belirtilmişti; ancak bunun gerçekleştiğine şahit olmadım. Emet Kari’nin ümit ettiği gibi hemen salıverilmedim; uzun bir süre hapiste kaldım. Emet Kari belki eşiyle görüşmüştür; uzun süreli hapis cezasını çekeceği başka cezaevlerine nakledilmiştir. Yine de onun annesini ziyaret edip eşine gönderdiği haberi kendi ağzımla iletmek istedim.

Emet Kari’nin köyünü buldum. Genci yaşlısı herkes etrafı duvarlarla çevrili köy meydanında toplantıdaydı. Giriş kapısının önüne gelir gelmez yanıma silahlı bir polis geldi. Ne için geldiğimi ve kimlik bilgilerimi bildirmem gerekiyordu. Ona kimliğimi vermek ve Emet Kari’nin haberini getirdiğimi söylemek tehlikeliydi. Kimliğimi verirsem elindeki cihazla daha önce hapse girdiğimi hemen anlayacaktı ve beni sebepsiz yere yine hapse atacaktı. Hapisten çıktıktan 10 gün sonra böyle bir kontrol noktasında yine sebepsiz yere tutuklanmış ve çok eziyet çekmiştim. Polise yalandan komşu köyde çalışan bir devlet memuru olduğumu söyledim. Köy meydanına girmek istersem, kim olduğuma bakılmaksızın kimliğimi teslim etmem gerekiyordu. Dolayısıyla birini bekler gibi davranarak dışarıda beklemeye başladım.

Köy meydanında topluca icra edilen Küçük Elma Dansı(3) bittikten sonra sıra bireysel olarak sergilenecek gösteriye geldi. Elinde cop tutan bir Uygur güvenlik görevlisinden bireysel gösteri sunacakların özel olarak gözetim altında tutulan aileler olduğunu öğrendim. Ona bu ailelerin içinde Emet Kari isimli birinin ailesinin olup olmadığını sordum. Bana dikkatlice baktıktan sonra meydanın içini işaret ederek “Şu kadının oğlu” dedi. Sahnede koyu bir makyajla yüzü kırmızı ve beyaza boyanmış, kulağının üstüne sahte gül takılmış, üzerinde hiç de uygun olmayan kırmızı renkli gösteri elbisesi olan 70 yaşlarında bir anne duruyordu. Anne ağzı titremekten konuşmakta zorlanıyordu. O titremekten zar zor elinde tuttuğu mikrofonla “Ben size Özgür Zaman adlı gazeli okuyayım” dedi. Sahnedeki görevliler ve birkaç kişi dışında kimse alkışlamadı. Anne birkaç kez denemiş olsa da şarkısına başlayamadı ve birden kendi yanaklarını tokatlayarak “Keşke ölseydim! Ölüp kurtulsaydım! Ben öleyim, ben öleyim! Keşke insan olarak dünyaya gelmeseydim! çocuk doğuracağıma ölseydim!” diye ağlamaya başladı. Benim de gözlerim yaşla doldu, dudaklarımı ısırdım. Biraz ileride elinde silah tutan siyah giysili bir polis duruyordu. Bir an aklımdan elindeki silaha sarılmak geçti. Hayatımda silaha ilk kez bu kadar yaklaşmıştım.

Dipnotlar:
* Hıtay: Türkistan’da Çin’e ve Çinlilere verilen isim.
1. Uygurcada tek selamlama kelimesi “Esselamualeykum” olup “Merhaba” benzeri bir kelime yoktur; dini hassasiyetinin olup olmamasına bağlı olmadan herkes tarafından kullanılır.
2. “Emredersiniz” anlamındadır.
3. Küçük Elma Dansı, Çince pop şarkısı olan Küçük Elma eşliğinde yediden yetmişe herkesin zorla büyük bir meydana toplatılıp birbirleriyle uyum içinde icra ettirilen bir çeşit pop dansıdır. Dini şuurun azaltılması için insanlar kadın erkek birlikte sabahtan akşama kadar bu dansa zorlanmaktadır.

✍️  Abdülveli AYUP

Kaynak: TürkSolu fecebook sayfası


 

ÇİN ZİNDANINDA DOĞU TÜRKİSTANLI BİR AYDIN – 2

BİZİ HALİFE OLARAK YARATTI

Sorgudaydım.

Bir polis yanıma “Allah bizi yeryüzüne halife olarak yarattı” cümlesinin anlamını öğrenmek için gelmiş. O an Hoten’de yapmış olduğum bir konuşmamda öyle bir cümle kullandığım aklıma geldi ve çok endişelendim.

Polislerin hepsi gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Ben hemen “Halife”nin “yedek kişi”, yeryüzünün ise “dünya” olduğunu Çince söyledim. Tabii ki burada kullanılan Halife ve yeryüzünün diğer bir anlamı vardı. Bu soruyu soran Uygur polis gittikten sonra Çinli polisler çok şikayette bulundular. Onların dediğine göre, günümüzde Uygurca öğrenmekte olan Çinli polislerle Çince öğrenmekte olan Uygur polislerin sayısı gitgide artıyormuş. Polisler Uygurcayı çok iyi bilmiyormuş, Uygurca yazıyı okumakta çok zorluk çekiyormuş. O an hemen anadil eğitiminin ve anadili korumanın ne kadar önemli olduğunu söyleyip geçtim ama içime bir korku düştü.

2013 Mayıs’ında Hoten’de bir konuşma yapmıştım. Konuşmama, Allah’ın insanı yeryüzüne Halife olarak yattığını, en güzel şekli ve ahlâkı verdiğini, İslam’da sadece insan hayatının diğer insanların hayatıyla eş değere sahip olduğunu, Resulallah’ın insanın değerinin Kabe’den daha üstün olduğunu söylediğini hatırlatarak başlamıştım. Sonradan Uygurların bu anlayışa uyarak yaşamlarını sürdürdüklerini, “insan insana misafirdir, can ise vücuda” diye düşündüklerini, tarihimizde bir yaşlı ninenin miras kalmış evini devirmemek için Heytgah Kapısı’nın bir mimarin eksik inşa edildiğini söyledim.

Yine Kuran’da insanın dile sahip olduğu ve şeyleri tasvir edebildiği için meleklerin secdesine layık olduğunu ve meleklerden üstün olduğunu söylemiştim. O yüzden Uygurların da dili ile saygılı, dili ile üstün olmazsa eğer, millet olarak saygı kazanamayacağını söyleyip konuşmamı bitirmiştim.

“Allah bizi yeryüzüne Halife olarak yarattı” cümlesini tercüme ettikten sonra benim Hoten’de yapmış olduğum bu konuşma hakkında korkunç sorgular başladı. O zaman da konuşmama anadilin neden önemli olduğu, anadilde anaokulları açmanın neden önemli olduğu hakkında başlamış olsam da, asıl konu “anaokullarında çözülemeyen 4 mesele” idi. Allah’a şükürler olsun ki sorgu, “Halife, yeryüzü” hakkında olmadı. Ben de asıl konu ne olursa öylesine cevap verdim.

Sorguda benden “Kimler tarafından düzenlendi? Kimler katıldı?” ve “Neler konuştun? Ne amaçla konuştun?” şeklinde sorular durmadan soruldu. Ağzım bu sorulara öylesine cevaplasa da, kafamda eğer “Allah bizi bu yeryüzüne köle değil Halife olarak yarattı” cümlesini sorarlarsa ne diye cevaplamam gerekir diye düşünüyordum. Hoten’de yapılmış olan konuşmaya 400-500 civarında, Karakaş’ta düzenlenen konuşmaya ise 100’den fazla insan katılmıştı. Bu konuşmanın kim tarafından düzenlendiğini, kimlerin katıldığını sorarlarsa, daha çok masum kişi boşuna zarar görürdü.

Sorguda konuştuklarıma ne kadar dikkat etsem de “Allah bizi yeryüzüne köle olarak değil, Halife olarak yarattı” dediğim için üzerime atılacak olan suçlar ve benim yüzümden zarar görecek olan arkadaşlarım aklımdan hiç çıkmıyordu. Çinceye tercüme edenlerin bunun hakkında soru sorması oldukça doğaldı. Konuşma hakkında sorular devam ederse eğer aklımda kalan “dilini hukuki kurumlarda kullanmayan bir milletin diğer haklarından söz edilemez” sözlerimi de açıklamaya mecbur kalırdım. Sonunda anadil şirketinde başka kimseyi tanımadığımı; halifeyi tarihe ait, dil meselesini ise dil bilimine ait olarak açıklamaya karar verdim.

Sabah yapılan sorgu, yaptığım konuşmalardaki konular ve iş arkadaşlarımın listesini vermem hakkında yapılan tehditlerle sonuçlandı.

Hücrede taş gibi sert ekmeği “işkence çorbası”* ile beraber yediğimde içimdeki korkunç his hâlâ kaybolmamıştı. Kafamda, “Allah bizi yeryüzüne Halife olarak yarattı” cümlesindeki “yeryüzü” kelimesinden toprak davası, “Halife” kelimesindense “sahiplik davası” anlamı çıkaracakları fikri vardı. Toprak davası güttüğüm için bölücülük yapmak, sahiplik davası güttüğüm için devlet hakimiyetini devirmeye çalışmak suçuyla daha fazla suç üzerime atıldı. Bu iki suç, siyasi suç olmakla beraber eğer bu suçlarla suçlanırsam daha uzun süre hapiste kalacaktım.

Ekmeği ısırırken parmaklarımı ısırdığımda kendime geldim. Baktım, önümde biri tuvaletini yapıyormuş. Hücreyi acı idrar kokusu sardı. Hayal kurmayı bırakıp, tuvaletin önünde oturup yemek yemeye başladım ve geri kalan ekmeği ağzıma atarak yerimden kalktım.

Öğleden sonraki sorgulama, penceresi olan bir sorgu odasında yapıldı. Polis, ellerimde ve ayaklarımda kelepçe varmış demeden, beni “kaplan sandalyesi”ne** oturttu ve gitti. Pencereden üzüm dalları ve yapraklarına saklanmış bir, iki salkım üzüm görünüyordu. On günden beri hiç dışarıyı görmediğim için bu manzara içime huzur verdi. Üzümler olgunlaşmış, arılar etrafında uçuyor. Hafif ilkbahar rüzgarı estiğine göre dışarıda hayat hâlâ devam ediyor olsa gerekti.

Aniden gözlerim sandalyenin üzerindeki “La Tahzen”*** kelimesini gördü. O an “korkma!” diye başlayan ayetlerin devamı aklıma gelmeye başladı. İçimden kendi kendime “Korkma, Allah her zaman bizimledir” dedim. İlginç, küfür ve pis kokularla dolan bu hücrede sadece soru soranlara nasıl akıllıca cevap vermekle yetinip, Allah’a dua etmeyi ve Allah’a sığınmayı unutmuşum. Allah’ın iman eden, iyi ameller işleyen ve sabredenlere iyi haberler verdiği aklıma geldiğinde Asr suresini okumaya başladım ve içim az da olsa huzur buldu. İnsanın kalbi Allah’ı düşünmekle huzur buluyormuş.

Sorgulama yine başladı. İçimde huzur kendini göstermeye başlamış olsa gerek, sorgulayanlar da şaştı kaldı ve bunun sebebini sordular. Sorguda neden Hoten’e gittiğim, kimlerle gittiğim, kimlerle buluştuğum soruldu. Yorunkaş Irmağı yanına bir anaokulu, anaokulunun yanına ise bir Disney Parkı inşa etme planım olduğunu; Hoten’in doğal manzarası ile tıp ve medeniyeti birleştirecek bir tıp merkezi inşa etme planımın olduğunu söyledim.

Öğleden sonraki sorgulama çok hızlı bitti. Korkmuş olduğum Uygurların hakları, “halifelik”, “yeryüzü davası” hakkındaki sorular hiç sorulmadı. Ağzımda Allah kelimesini bırakmayıp, içimdeyse kendimi beğenip akıllıcasına düşündüğümden çok pişman oldum. Hapishanede bulunduğum on gün boyunca kendimi mahkum, yaptıklarımı ise suç hissedip, suçlarımı üzerimden nasıl atmam gerektiğini düşünüp kendime gülesim geldi.

* İşkence çorbası: Kamplarda ancak hayatta tutacak kadar verilen, su ve mısır unundan yapılan çorba.

** Kaplan Sandalyesi: Kamplarda kullanılan, ellerinin ve ayakların bağlanarak sabitlendiği, demirden işkence sandalyesi.

*** La Tahzen: (Ar.) Üzülme.

Kaynak: TürkSolu


ÇİN ZİNDANINDA DOĞU TÜRKİSTANLI BİR AYDIN – 3

CANAVARIN KATİLİ

Hapishanede “helal ve haram” hakkında güvenlik personeline “konuşma” yaptıktan sonra eğitim odasına hapsedildim; elim ve bacaklarım kelepçelendi. Kasabın önüne kesilmeye getirilen zavallı koyun gibi can telaşından kaçmaya çabalıyordum. 7 gün sanki 70 gün gibi geçti. Ceza sürem bitip yeni hapishaneye taşındıktan sonra insan gibi yemek yemenin, kıyafetlerini çıkarıp uyumanın ve pantolonunu kendin çıkarıp tuvaletini yapmanın ne kadar huzurlu bir iş olduğunu, buna şükretmem ve bunların değerini bilmem gerektiğini hissettim.

Yeni hapishane ikinci sıradaydı. Kuralları önceden kaldığım birinci hapishaneden çok daha gevşekti. Kabadayı Çinli kitap okumayı severdi, o yüzden hiç kimseyle uğraşmıyordu. Ne istersek yapmamıza izin veriyordu. Kitapla dolu kitaplıkta Halide İsrail’in “Geçmiş”, Zordun Sabir’in “Ana Yurt”, Çolpan’ın “Samender” adlı romanları “İşte ben Uygur’um” diye ortada duruyordu. Uygurca konuşmanın yasak olduğu 5 ay boyunca ilk defa Uygurca kitap okuyup, korkmadan Uygurca konuştuğuma kendim bile zor inanıyordum.

Hapishanedeki bu kitaplar “Manyak” denilen Memetyusuf’unmuş. Sevgilisine kavuşamadığı için psikolojisi bozulmuş ve Urumçi’de 60 yaşındaki bir Çinliyi öldürmüş. Psikolojik problemler yaşadığı için hapishanede kitap okumasına izin verilmiş. Memetyusuf beni gördüğünde “Abi, sen Kaşgar’dan değil misin? Halide İsrail denen yazar da Kaşgar’dan,” demişti.

Memetyusuf’a idam cezası vermişler, uygulanmasını bekliyormuş. Davacılar, bir buçuk milyon Yuan öderse davayı geri çekeceklerini söylemiş.

Rüşvet aldığı için hapse atılan diğer bir Uygur da bu bir buçuk milyon Yuanı ödemekte yardımcı olacağını söylemiş, ama Memetyusuf hepsini reddetmiş.

Çok konuşan biri değildi. Gününü boş geçirmeyi hiç sevmiyordu. Hapishanedeki tüm Uygurca kitapları okuyup bitirdikten sonra, artık cilt cilt Çince kitapları okumaya başlamıştı. Hakkında idam cezası verilenler hapishanede çok bekleyecekleri için, Memetyusuf bunu fırsat bilerek Çinceyi kendi anadili gibi konuşabilecek, Çince kitapları okuyup anlayabilecek duruma gelmişti.

Bazen ona dikkat ediyordum, sanki bana bir şey söyleyecekmiş gibi hissediyordum. Bana bakıp duruyordu, ama ağzını açıp bir şey söylemiyordu. Ben de sabrettim. Sonunda bir gün konuşmaya başladı:

“Abi, beni katil diye kurşuna dizecekler. Siz de demişsiniz, ‘masum bir yaşlıyı öldürmüş’ diye. Ama ben insan öldürmedim, kız kardeşimin kanını içen canavarı öldürdüm. Aslında bu sırrı kimseye söylememeye karar vermiştim, ama artık hiç dayanamıyorum. Size anlatmak isterim. O yaşlı Çinli, kız kardeşimi ‘Çocuğum gibi yetiştireceğim’ diye aldıktan sonra kendisinin karısı yapmış. O yüzden onu öldürdüm” dedi ve devam edemedi. “Kız kardeşim” demeye başladığında gözyaşları yağmur gibi dökülüyordu.

“Yaklaşık on sene önce bizim memlekette deprem olmuştu. O zaman annem ve babam duvarın altında kalmıştı. Biz iki çocuk nenemizle beraber kalmaya başladık. Ben 11, kız kardeşim 8 yaşına geldiğimizde nenemiz de vefat etti. Bizim kaldığımız belli bir yer olmadığı için, bazı zaman amcamızın evinde bazı zaman teyzemizin evinde kalıyorduk. Bir gün sekreter bizi arabaya bindirip bir yere götürdü. Oraya vardığımız zaman tahtadaki ‘İlçe Yetim Çocuklar Okulu’ yazısını okumuştum. Gittiğimizde tüm yataklar dolmuş, o yüzden koridorda uyuduk. İlkbaharda aramızdan bazı çocukların Urumçi’ye götürüldüğünü duyduk. Sonra benim kız kardeşimi de Urumçi’ye götürdüler. Kız kardeşim beni çok seviyordu. Okuldayken ‘aç kalacaksın’ diye kendi yemeğinin yarısını bana veriyordu.”

Memetyusuf’un dediğine göre, kız kardeşiyle beraber Urumçi’ye götürülen çocuklara okulda yarım gün ders veriyorlar; yarım gün de onları terzilik, tamircilik, aşçılık gibi meslekleri öğrenmeleri için çalıştırıyorlardı. Kız kardeşini her zaman rüyasında görüyormuş. O yüzden hızlıca tamirciliği öğrendikten sonra Urumçi’ye gelip kız kardeşiyle buluşmayı hayal ediyormuş. Sonradan onun hayalleri gerçekleşmiş, hocasıyla beraber Urumçi’ye gelmiş. Memetyusuf, Urumçi’deki yetim çocuk okullarını bir bir araştırmış ve sonradan kız kardeşinin bir Çinliye verildiğini öğrenmiş. Ama eline verilen adreste öyle bir kişiyi bulamamış. Memetyusuf yarım gün hocasının yanında, yarım gün de kiraladığı takside çalışıyormuş. Amacı para kazanmak değil, kız kardeşini bulmakmış.

Bir gün sağ kolunun dirseğinden aşağısı olmayan bir Çinli, onun taksisine binmiş ve Yamalık Dağı’na gideceğini söylemiş. Memetyusuf bu yaşlı Çinliye acımış ve eşyalarını evine kadar götürmesine eşlik etmiş. Ama az kalsın bayılıp düşecekmiş. Çünkü yemek yapmakta olan Uygur kız onun kaç senedir aramakta olduğu kız kardeşine çok benziyormuş. Ama kız onu hiç tanıyamamış, Uygurca sorulan sorularına Çince cevap verip soğuk davranmış. Sonra da sırtını dönüp evin içine yürümüş. Memetyusuf o kızı sorduğunda yaşlı Çinli, “Eşim kendisi” demiş. O günden sonra Memetyusuf hep huzursuzmuş. Her gün o engellinin peşine düşmüş, onu hep takip etmiş. Bir haftadır o kızı görmediği için tevekkül ederek kapıyı çaldığında içeriden bir çift çıkmış. Onlar kaçtıktan sonra Memetyusuf her şeyi anlamış. Ondan sonra günleri daha da huzursuz geçmiş. Ama kız kardeşini bulmadan asla pes etmemiş. 2014 yılında, Memetyusuf, yaşlı Çinliyi ve kızı Normal Üniversitesi önünde görmüş. Gizlice peşine düşüp evine gidince evini ateşe verip her şeyi kül etmeyi düşünmüş. Ama kızın da alevler içinde kalacağını düşününce böyle yapmaktan vazgeçmiş. Arabadan aldığı kerpetenle Çinlinin başına vurmuş. Silahlı polisler geldiğinde Memetyusuf, polislerden kendisini öldürmelerini isteyip onlara saldırmış ama göğsüne sıkılan bir kurşunla yaralanıp yere düşmüş.

“Abi, Abliz Abi ‘Bir buçuk milyonu ben vereceğim’ dedi, ama ben istemedim. Çünkü ben o Çinliye eş olan şeytanı hiç görmek istemiyorum. Sadece bir tanecik kız kardeşim vardı benim bu dünyada. Onu bulmak için yaşadım ben, eğer bulursam ona babalık edeceğim, her şeyde yardımcı olacağım, iyi kardeşler olarak beraber yaşayacağız diye düşünmüşüm. Bulduğumda ise o, Çinliyle beraber kaçtı. Kerpeten ile vurmak istedim ama yapamadım. Abi, ne için yaşayayım ben artık? O benim kız kardeşim. Onu öldürmek istesem de öldüremiyorum, görmeden de dayanamıyorum. Ben bunları sorgucuya söylemedim, çünkü söylemekten utanıyorum. Olsun, kız kardeşim… Ne olursa olsun, ama onun gururu çiğnenmesin. İnşallah bir gün aklı başına gelip, imanlı biri olur. ‘Benim bir abim vardı’ diye ben öldükten sonra mezarıma ziyarete gelir.”

Bunları söylerken Memetyusuf kendini tutamadı ve yüzünü yıkamak için musluk tarafına gitti.

O günden sonra çok utangaçlaştı, sanki edep yeri açılmış gibi gözlerime bakamıyordu, kendisini benden kaçırıyordu. Ben de onun bir şeyler söylemesini artık beklemiyordum. Doğrusu ona ne demem gerektiğini de bilemedim. Birkaç defa derin nefes alsam bile içimden sadece “of” kelimesi çıkıyordu.

Hapishanede ölüm cezasına çarptırılacak olanlara tolerans gösteriliyordu. Bazı zamanlar ona özel memur yemeği verildiğinde benim için biraz ayırıyordu. Memetyusuf bana yemek ayırdığında o yetim okulunda abisine yemek ayıran küçücük kız aklıma gelip içimi yakardı.

Kaynak: TürkSolu

İlk yorum yapan siz olun

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: